"Peki nereden başlamamız gerektiğini biliyor musun... Şeyy... İsmin neydi?"
"Sana ne?"
"Tamam... Pekala... Peki nereden başlamamız gerektiğini biliyor musun sana ne?"
"Adım sana ne değil..." dedi Metehan. Bir süre etrafını inceledikten sonra pilota döndü. "Pekala, bana Metehan de."
"Tamam, Metehan. Benim adım da Henry."
"Sana adını sorduğumu hatırlamıyorum?"
"Hep böyle davranacaksan seninle işimiz var."
"Neyse. Daha fazla vakit kaybetmeden aşağı inelim de, bizimkileri bulmaya başlayalım." dedikten sonra eliyle pilotu tutup, helikopterden aşağıya itti Metehan. "Yürü!"
"Biraz daha iyi niyetli olursan, sevinirim."
"Seni öldürmediğime dua et!"
"İyi de, benim suçum değildi ki...?" dedi Henry. "Elimden geldiğince kontrolüm altından tutmaya çalıştım helikopteri, ama başaramadım."
"O kadar yıllık eğitimi şu kıçı kırık helikopteri düşürmek için mi aldın? Onu pekala ben de yapabilirdim."
Birlikte St. Michael Tower'ın en üst katındaki pencereden dikkatli bir şekilde bir taraflarını kesip, biçmeden içeri girdiler.
"Nereden gid..."
Pilotun sorusunu tamamlamasına fırsat bırakmadan yürümeye başladı Metehan. Resident Evil 3 oynadığı, Jill ile buraları dolaştığı zamanları hatırladı. "Burayı biliyorum, sürekli soru sormaktansa bir işe yara da beni takip et."
"Sağol, çok naziksin!"
"İstersen daha sert olabilirim...?"
"Bu kadarı yeterli..."
"Pekala..." dedi Metehan. Hani yollardan gideceğini biliyordu ki, kütüphanenin olduğu yere geldiklerinde kilitli bir kapıyla karşılaştılar. "Bu kapıyı nasıl aç..."
"Geri çekil!" dedi Pilot. "Ben hallederim."
"Ne yapmayı düşünüyorsun? Anahtar mı yaratacaksın? Yoksa roket mi sallayacaksın?"
Pilot, hiçbir şey söylemeden kapının kilidini iki el ateş ederek kırdıktan sonra ileri doğru bir kaç adım atıp, kapıya tekme attı. Kapı, kasasıyla beraber duvardan ayrılıp koridorun ortasına doğru devrildi.
"Bir de bana 'çok naziksin' diyordun. Bütün saat kulesini ayağa kaldırdık."
"Kapının bu kadar çürük olacağını tahmin etmiyordum..."
"Tabi ya... Oyunda anahtar şarttı, fakat gerçek hayatta silahlar anahtar görevi görecektir?"
"Anlamadım?"
"Sen zaten hiçbir şeyden anlamayan birisi olduğun için önemli değil. Yürümeye devam et. Yok bir şey."
Yollarına devam eden Metehan ve Henry, ortasında büyük merdivenlerin olduğu geniş bir salona ulaştılar. İçeri doğru birkaç adım attıktan sonra, Henry, içerisinin ana-baba günü gibi zombilerle dolu olduğunu görünce Metehan'ı zombilerin arasında bırakıp, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti.
"Hey dur!" diye bağırdı Metehan. Bir yandan etrafındaki zombilerden nasıl kurtulacağını düşünürken, bir yandan da Henry'nin arkasından bağırıyordu. "Hayır! Dur! Bekle! Henry!! Nereye gidiyorsun?? Bu erkekliğe yakışır mı lan?!?"
"Erkekliğin onda dokuzu kaçmak, geri kalan biri de yakalanmamaktır dostum! Biraz da kurnaz olmak gerekir. Eğer diğer arkadaşlarında senin gibi dost peşinde koşuyorsa en rahat ben kurtulabilirim." diye bağırdı Henry, köşenin ucunda kaybolurken, "Yerinde olsam kaçardım!"
Henry'nin sesi zombilerin hırıltılı sesleri arasında eriyip, gitti.
"Pekala, buradan kurtulabilirim. Kurtulmak zorundayım." dedi Metehan. Ancak birden içinde bulunduğu durumun oyun değil de gerçek hayat olduğunu fark etti. "İyi de tek bir ısırık beni öldürecektir...? Oyun değil ki bir bitki yiyip, düzeleyim. Bundan kötüsü de olabilir! İyimser ol Metehan, iyimser ol! 'İyimser ol' diyorum da, lan bir türlü olamıyorum?? Her neyse hareket etme!"
Birden bir el silah sesi duyuldu ve zombilerden biri tam önünde yere yığıldı. Ateşin nereden açıldığına bakmak için başını çevirdiği anda ikinci bir el ateş sesi ile bir şeyin, havayı delerek kulağına teğet bir şekilde geçtiğini fark etti. Arkasından geldiğini anladığı uğunma sesiyle aynı anda ensesinde de bir ıslaklık hissetti. Eliyle şöyle bir kontrol ettikten sonra ensesindeki ıslaklığın kan olduğunu gördü. Başını yukarıya, açılan ateşin geldiği büyük merdivenlerin tepesine doğru kaldırıyordu ki, ardı ardına çekilen tetik ile etraftaki zombilerin teker teker yere düşüşlerini seyretmeye başladı. Son zombinin de düşüşünden sonra, nihayet ateşi kimin açtığını görecekti; çünkü, gizli kahraman, karanlıkların içinden çıkarak kendisine, Metehan'a doğru gelmek üzere merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştı.
"Bugün başımıza gelen olaylardan sonra buna şaşırmalı mıyım?" dedi Metehan. "Senin olacağını tahmin etmiyordum.Aslında birçok şeyin olacağını tahmin etmiyordum.Fakat şu kesin o Henry denilen adamdan çok kötü intikam alacağım."
Gözlerini yavaşça araladı Bilal. Şöyle bir etrafına baktı. "Burası neresi ya?" diye kendi kendine sordu. Nerede olduğunu anlayamamıştı, ama bir süre düşündükten sonra her şey yerli yerine oturmuştu. Başlarına gelen helikopter kazası sonrasında buraya düştüğünü hatırladı. Burası Raccoon City Hospital'dı.
Yalnız olduğunu fark edince birden panik halinde yerden kalktı Bilal. Seri bir hareketle etrafına bir göz gedirdi. Sağ tarafında duran bir kapıyı fark etti. Hiç düşünmeden koşup, açtı. "Hayret!" dedi Bilal. Kapının açıldığı, dipsiz gibi görünen karanlığın içinde bir şey görmeye çalışıyordu. "Oyunda olsa, bu kapı her halükarda kapalı olurdu."
İleriye doğru bir adım atarken ayağının boşa gittiğini fark etti Bilal. Basacağı bir sonraki yeri araştırırken hafifçe aşağıya doğru eğildiği anda ayağını basabileceği bir yer buldu. Görünen o ki önünde merdiven veya merdivenler vardı. Birkaç basamak aşağıya inince, artık daha fazla basamak olmadığını anladı. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken, arkasındaki kapı bir gürültülye kapandı. "Şu kapıları arkamızdan kim kapattığını hep merak etmişimdir. Umarım bir gün karşılşırız." dedi Bilal. "Neyse, yoluma devam edeyim."
El yordamıyla yolunu bulmaya devam eden Bilal, bir sonraki kapıya ulaştı. Bunun da kilitsiz olduğunu fark etti. "Hayret, bu da kilitsiz!" dedi. Kapıyı açarken, sanki günlük güneşlik bir havaya çıkıyormuşçasına parladı tavandaki aydınlatma ışığı. Bilal'in gözleri kamaşmıştı. Şöyle bir etrafına baktı. Koridor bomboş gibi görünse de, koridorun ilerisinde birinin yürüdüğünü fark etti. Dikkatli bakınca, bunun bir hemşire olabileceğini düşündü. Sağ taraftaki merdivenlere giden kapıyı görmüş olsa da, o anlık görmezden gelip, ilerideki (hemşire olduğunu düşündüğü) kişiye doğru koşmaya başladı. "Afedersiniz!" diye bağırdı Bilal. "Arkadaşlarımı arıyorum da... Belki ba..."
Hemşirenin bir süre sonra arkasından birisinin geldiğini fark edip de arkasını dönmesi ile Bilal'in yüz ifadesi değişmesi bir olmuştu. Kendisine yardım edecek birisini bulmayı ümit ederken, karşısında, parçalanmış olan yüzünden akan kanların kapladığı çürümüş bedeni, bedenini kaplayan kandan yeteri kadar nasibini almış olan eski püskü üniforması ve tek isteğinin amaçsızca öldürmek olduğunu belli edercesine elinde tuttuğu organ kesme bıçağı ile Bilal'in üzerine yürümeye başlayan bu gudubet görünümlü hemşire, hiç de yardımcı olacak gibi görünmüyordu. Bilal, az önce sağ tarafta, şimdi ise sol tarafa geçmiş olan merdivenlere açılan kapının tek çıkış yolu olduğunu anladı. Geldiği gibi geri dönerek tek çıkış yolu olan kapıyı bir omuzla açıp, kendisini dışarı attı.
Hiçbir kata girmeden direk olarak zemin kata inen Bilal, hastanenin çıkış kapısını kullanarak kendisini Army St.'de buldu.